Paşayı Sevmek
- Elif Kübra Eser
- 31 Oca
- 2 dakikada okunur
Sene 1945, Erzurum/Hasankale... Anlatmaya başlayınca bir yandan gülüyor, bir yandan da “Köroluyum, ben dedenle evlendiğimde ondan 10 yaş büyüktüm!” diyordu. Çünkü Paşa deden hem yetim hem öksüzdü. “Kenan’ın kızı Azimet, Paşa’yı çekip çevirir, ev bucak sahibi yapar” diye düşünmüşler. Eskiden nerde beğenmek, sevmek... Paşa dedenle evlendik.
Bir gün, iki gün derken günler geçti. Annem vefat edince, Kenan deden yani babam da gidince kardeşlerim çok küçükken hem yetim hem öksüz kaldılar. Tabii bu durum beni çok üzüyordu. Köy yerinde ne yerler, ne içerler, ne yaparlardı?
Paşa dedenin abisi Ali dedenin (Erzurum havalesinde Yeşil İmam) Konya’ya tayini çıkınca, deden de küçük yaşta yetim kaldığı için onu babası bildiğinden ağladı. Konya’ya o üzülmesin diye; merhum Hacıveyiszade Hoca Efendi, Aziziye Camii’nin imamlığını yaparken kendisiyle istişarede bulunarak Konya’ya yerleştik.
Ben gelince kardeşlerim için ağlayıp üzülüyordum. Paşa deden, ben üzülmeyeyim diye kardeşlerimi Konya’ya yanımıza getirdi. Hem kendi çocuklarımı hem de kardeşlerimi iki göz odada büyütüp evlendirdim.
Paşa deden seher vakti kalkar, Kur’an-ı Kerim’ini okur, teheccüd namazını ve sabah namazını kılar, rızık için yola koyulurdu. Kapu Camii’nde genellikle tesbih satar, geçimimizi sağlardı. Ben Paşa dedeni çok severdim (he valla). Öğlen namazını kılar, yürüyerek eve gelirdi. Ben de geleceği zamanı bilirdim, yemeğini ve çayını hazır ederdim.
Köroluyum, bir gün elinde bir simit getirdi. “Bu nedir Paşa?” diye sordum. Paşa deden, “Bu senin hakkındır. Ben acıktım, bir simit yedim; bu da senindir” dedi. Hak geçecek diye çok korkar idi. Paşa deden bir başkaydı. Gıybeti sevmezdi, kimsenin yanında gıybet ettirmezdi. Yıllar böyle geçip gitti işte oğul!
Bir gün aynı saatte yemeğe gelen Paşa deden eve gelmedi. Çok meraklandım. Telefon yok ki arayıp bulayım. Akşama kadar bekledik, artık dayanamıyordum. Benim hakkımı her şekilde gözeten Paşa, bana haber vermeden bir yere gitmezdi. Çok korktum, her an biri kötü haber getirecek diye. Sonra bir de baktım ki küçük ezenin oğlu dedesinin elinden tutmuş, beraber geliyorlar. Meğer Paşa deden kaybolmuş, evin yolunu bulamamış.
Ertesi gün doktora götürdük. Doktor Alzheimer’a yakalandığını söyledi. Tabii ben anlamadım ne olduğunu. Paşa deden gün geçtikçe konuşmamaya, her şeyi yavaş yavaş unutmaya başladı. Artık sadece oturuyor, yemek verirsem yiyor, vermezsem “Acıktım” bile demiyordu. Üç sene böyle devam etti. Ve bir gün deden hiç uyanmamak üzere yatağına uzandı.
“Çok zor be oğul!” Ramazan ayından bir gündü, Paşa dedeni ahirete uğurladık. Kaldım tek başıma. “Keşke sağ olsaydı da konuşmasaydı, köşede otursaydı.” Yalnızlık çok zor be oğul.
Dedenin yokluğuna alışamadan, acısı taze dururken ortanca ezen Nebahat’i de kaybettim. Ciğerim yanıyor. Evlat acısı hiçbir şeye benzemiyor. Her gün Allah’a (c.c.) dua ediyorum, emanetini benden alsın diye. Babası ölene yetim, anası ölene öksüz, evladı ölene peki ne denirdi ki oğul? Bilirim ki bu benim için bir imtihan. Şimdi 96 yaşındayım, her gün dua ediyorum. Ölemirem oğul...
Hüzünlü fakat bir o kadar da gerçek bir hikaye.