Geçmişten Geleceğe: Soluklaşan Hayat
- Ayşe Gülcan
- 20 Ağu
- 3 dakikada okunur
Geçmişten geleceğe doğru baktığımızda, fark etmeden giderek daha soluk bir dünyanın içinde yaşamaya başladığımızı görmek mümkün. Geçmişin renkli dünyasını geride bırakırken, hayatımızı siyah, beyaz, gri ve bej gibi birkaç renkle sınırlandırmaya başladık. Belki bunu sadelik, modernlik ve zarafet olarak istedik; belki de bize sunulan renkleri sorgulamadan kabul ettik. Oysa canlı, cesur ve özgür renkler her zaman hayatımızın bir parçasıydı. Bugün ise renklerin giderek daha az görünür olduğu,birbirine benzeyen yaşam tarzlarının ve birbirine benzeyen insanların ortaya çıktığı bir dünyada yaşıyoruz.Geçmişe ait bir şeye baktığımızda yalnızca insanların değil, yaşadıkları hayatın daha renkli olduğu hissediliyor. Evlerin duvarlarında, geleneksel kıyafetlerde, el emeği eşyalarda, sokaklarda ve günlük yaşamın her ayrıntısında canlı renkler göze çarpıyor.Renkler hayatın doğal bir parçası olarak kullanılıyor; bir şeyin fazla dikkat çekmesi,sıradanlıktan ayrılması ya da farklı görünmesi bir sorun olarak görülmüyordu.
Her rengin kendine ait bir anlamı vardı ve onu seçen kişinin de kendine özgü bir karakteri olduğu hissediliyordu.Bugün ise renkler belirli kalıpların içine sıkışıyor. Modern denildiğinde gri, şık denildiğinde siyah, zarif denildiğinde bej, sade denildiğinde beyaz akla geliyor. Moda dünyası da bu algının oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Bize “Bu renk zariftir.”denilmesinden çok, “Bu renk zarif olarak öğretilmiştir.” deniyor. Böylece belirli renkler dönem dönem trend hâline geliyor ve insanlar kendi beğenilerinden çok, o dönemde kabul gören renkleri tercih etmeye başlıyor. Renk, kişinin kendisini ifade ettiği özgünbir seçim olmaktan çıkıp toplumun ortak zevkine uyum sağlamanın bir aracına dönüşüyor. Sanki renklerin de “doğru kullanım biçimleri” varmış gibi davranılıyor.Siyahı seçersen zarif, beji seçersen sade, griyi seçersen modern… Böylece renk seçimi bile kişisel olmaktan çıkıp bir kimlik koduna dönüşüyor.Oysa insanın renklerle kurduğu ilişki yalnızca estetik değildir. Renkler aynı zamanda aidiyetin, özgürlüğün ve bireyselliğin göstergesidir. İnsan, içinde bulunduğu ve kullandığı renklerden etkilenebilir; bazı renkler sakinlik, güven ve huzur verirken bazıları mutluluğu, canlılığı ve enerjiyi uyandırabilir. Bir renk bazen geçmişten bir anıyı,bazen bir kişiyi, bazen de geleceğe dair bir duyguyu hatırlatabilir. Bu nedenle renkler yalnızca görünen bir şey değildir; aynı zamanda hissettiğimiz ve yaşadığımız şeylerin bir parçasıdır. Bir rengin insanın zihninde uyandırdığı duygu, bazen o rengin kendisinden çok daha kalıcı bir hatırlatıcı olabilir.Buna rağmen bugün bir eşya satın alırken bile çoğu zaman kendi zevkimizden önce onun gelecekteki değerini ve kabul görecek olup olmadığını düşünüyoruz. “Siyah olsun,modası geçmesin. Beyaz olsun, herkes kabul eder. Gri olursa daha kolay satılır.” gibi düşüncelerle seçim yaparken, kendimizden çok bizden sonra o eşyayı kullanacak insanların düşüncelerini hesaba katıyoruz. Böylece sahip olduğumuz eşyalar bile bizi yansıtmaktan uzaklaşıyor.Oysa insan, çevresine baktığında biraz da kendisini görebilmelidir. Sevdiği ve kullanmak istediği renklerin yaşadığı mekâna, kullandığı eşyalara ve ruhuna ne hissettirdiğini fark edebilmelidir. Duvardaki renk, koltuğun tonu, pencerenin rengi,pencereden görünen manzara, her zaman kahve içtiği kupa ya da bastığı halının rengi bile insanın ruhunda iz bırakabilir. Bu nedenle insan bazen kendisine şu soruyu sormalıdır: Kullandığım renkler gerçekten benim sevdiğim, ruhuma dokunan renkler mi,yoksa yalnızca kalıplaşmış renkler mi?Bazen insan çok sevdiği canlı bir renkten yalnızca fazla dikkat çektiği için vazgeçebilir.Kendisini o rengin içinde iyi hissetmesine rağmen çevresindeki bakışlardan çekinerek daha sıradan bir seçeneğe yönelebilir. Bir süre sonra da bu tercihini “Artık o rengi sevmiyorum.” diyerek açıklayabilir. Oysa bazen sevmediğimiz için değil, fark edilmekten korktuğumuz için renklerimizden vazgeçeriz.Canlı renklerimizi kaybetmek, belki de canlılığımızın bir bölümünü kaybetmek anlamına gelir. Çünkü renkler insanın ruhuna açılan küçük pencerelerdir. Bazen bir sarı,unutulmuş bir neşeyi; bir mavi, ihtiyaç duyulan huzuru; bir kırmızı, bastırılmış bir cesareti yeniden hatırlatabilir. Bir renk, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin sessiz bir parçası olabilir.Belki de dünya gerçekten giderek grileşmiyordur. Belki renkler hâlâ aynı canlılıkla varlığını sürdürüyordur; yalnızca insanlar kendi renklerini kullanmaktan vazgeçiyordur.Belki sorun renklerin kaybolması değil, onlara bakışımızın değişmesidir.Öyleyse kendimize sormamız gereken soru şudur: Canlı renklerimiz nerede? Renklerin taşıdığı anlamlar nerede? Hayat gerçekten bu kadar soluk mu, yoksa biz mi giderek kendi renklerimizi unutuyoruz?Belki de yeniden yapılması gereken şey, hayatı daha fazla aynı renkle doldurmak değil;elimizden yavaşça alınan renklerin anlamını hatırlamaktır. Kendi ruhumuzu, kendi zevkimizi, kendi kimliğimizi ve bizi biz yapan farklılıkları yeniden fark etmektir.Herkesin aynı renkleri sevmesi, aynı şekilde yaşaması ve aynı estetik anlayışa sahip olması gerekmiyor. Çünkü farklılık, hayatın eksikliği değil; onun canlılığıdır.Çünkü renkler yalnızca dünyayı güzelleştirmez.
İnsan, kendi rengini koruyabildiği sürece kendisini de korur. Geleceğin grileşmesini engellemenin ilk adımı da herkesin aynı renkte yaşamasını beklemek yerine, her insanın kendi rengini yeniden özgürce taşımasına izin vermektir.
Ayşe Gülcan
Yorumlar