Denizin Kıyısında, Zamanın Renginde: İstanbul
Ankara’nın bozkırında suskunlaşan taşlar, İstanbul’a gelince devasa bir dalgaya dönüşüp konuşmaya başlar. İstanbul, hafızasını saklamayan, aksine onu Boğaz’ın sularına, martı çığlıklarına ve yüzyıllık çınarların altına saçan sarhoş edici bir masaldır. Burada mekân, insanın zihnine sessizce sızmaz; gürültüsüyle, kokusuyla, erguvan rengiyle insanı yutar ve kendi hikâyesinin bir parçası kılıverir.
Eyüpsultan’a doğru yürüdüğünüzde şehrin gürültüsü birden çekilir, yerini derin bir huşuya bırakır. Çınar altındaki güvercin kanatlarında, türbelerin mermerine değen rüzgârda ve sabah ezanının yankısında tarif edilemez bir huzur gizlidir. Eyüp, bu hırçın şehrin ruhunu dinlendirdiği, zamanın yavaşlayıp bir tespih tanesi gibi parmakların arasından süzüldüğü o şefkatli kucağıdır.
Oradan Fatih’in tarihi dokusuna, o dik yokuşlarına ve kendine has sükûnetine geçtiğinizde ise suriçi sırlarını fısıldamaya başlar. İşte tam orada, adıyla müsemma Vefa semtinde durup nefeslenirsiniz. Tarihi Vefa Bozacısı’nın kapısından içeri girdiğiniz an, ahşap kokusuyla karışan o ekşimsi tatlı aroma sizi geçmişe ışınlar. Bardağın içinde tarçının dokunuşuyla sunulan o boza, sadece içimizi ısıtan bir içecek değildir; dostluğun, vefanın ve bu şehirde korunan o eski, güzel geleneklerin damaktaki izidir.
Suriçinden aşağı süzülüp Eminönü’ne indiğinizde ise bambaşka bir İstanbul karşılar sizi. Tarihi kıyıya yanaşmış kayıkların yanından yükselen o çıtırtılı sesler, ızgaradan yayılan balık kokusu ve martı çığlıkları... Eminönü’nde bir tabureye oturup gazete kâğıdına sarılı o taze balık ekmeği ısırmak, deniz kokusunu içinize çeke çeke lokmanızı yutmak, bu şehrin en katıksız, en doğal neşesidir. Kalabalığın ortasındasınızdır ama o an sadece siz, martılar ve denizin bereketi vardır.
Aynı kıyıdan başınızı kaldırdığınızda, kubbesinde yüzyılların duasını, kubbe altı fısıltılarını saklayan Ayasofya selamlar sizi. İnsan onun devasa kapısından içeri adım attığında mekânın zamana nasıl galebe çaldığını iliklerine kadar hisseder.
Tarihi yarımadadan karşıya geçtiğinizde ise zaman tamamen yön değiştirir. Bir yanda yalnızlığını bir masal gibi taşıyan Kız Kulesi, diğer yanda Beyoğlu’nun mağrur bekçisi Galata Kulesi... Birbirlerine Boğaz’ın suları üzerinden fırlattıkları o sessiz, sevdalı bakışlar, bu şehrin aşka dair hafızasıdır.
Galata'dan süzülüp Pera’nın dar ve yüksek sokaklarına saptığınızda şehir kabuk değiştirir. Narmanlı Han’ın avlusundaki bir kedinin uykusu, paslanmış ferforje balkonların arkasından süzülen akordeon sesi ve eski binaların dış cephesindeki taş oymalar... Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Peyami Safa’nın ayak izlerini taşıyan bu kaldırımlar, insan ruhunun karmaşasını temsil eder.
İstiklal Caddesi’nin kalabalığı içinde yürürken hissettiğiniz o yabancılaşma duygusu tesadüf değildir. Yüzlerce yıllık binaların arasından geçerken mekân size ne kadar küçük, zamanın ise ne kadar devasa olduğunu hatırlatır. Şehir size aynı anda hem sonsuz bir özgürlük hem de kaçamayacağınız bir yalnızlık sunar.
Boğaz’ın karşı kıyısına, Kuzguncuk’un ahşap evlerinin önüne geldiğinizde ise o görkemli kargaşa yerini şefkatli bir huzura bırakır. Yana yana duran cami, kilise ve havra; ahşap cumbaların altındaki sardunyalar... İnsan bu sokaklarda yürürken mekânın yalnızca taştan değil, komşuluktan, paylaşmaktan ve çocukluk saflığından inşa edildiğini anlar.
İstanbul, insan psikolojisinin en girift, en zengin aynasıdır. Ne zaman içiniz daralsa bir vapurun güvertesine geçip suya bakarsınız; çünkü bilirsiniz ki bu şehir, fırtınalarıyla sizi sarsabileceği gibi, taşında ve suyunda sakladığı binlerce yıllık hikâyeyle ruhunuzu iyileştirmeyi de her zaman bilir.
Melike Saliha Akbak
Yorumlar