;
top of page

Üzüm Olduğu

Betondan yapılmış bir taş yapı; iki kenarı uzun, iki kenarı kısa, mükemmel bir dikdörtgen. Hemen önünde kırmızı bir alıç ağacı. Öyle bir kırmızı ki, sanki rengini kanın kırmızısından almış gibi. Onun önünde bir tümsek, küçük bir dağ gibi; ya da altında yatanların hatırına omzunu kamburlaştırmış asil bir toprak parçası gibi. Tam önündeyim o taş yapının, hatırlıyorum; Bir yanda üzümler, diğer yanda üzüm suları ve sarı çizme giymiş insanlar... İşte onların tam önünde de ben. Altı yaşındayım, hatırlıyorum. Yapının ucuna koydukları oluktan akan üzüm suyunu görüyorum. Sanki rengi, şarap olmanın korkusunu ve şıra olmanın huzurunu taşıyor, hissediyorum. Sonra bir arı sesi geliyor ve ben de onun peşinden koşuyorum.

Annemin sesiyle irkildim, yemek hazırmış, beni çağırıyordu. Yemekten sonra beynim sürekli o anımı canlandırıp durdu, sanki aklımdan hiç çıkmayacak gibiydi. Çayımızı yudumlarken babamdan dinledim taş yapının hikâyesini. “Üzüm oluğu” dedi babam, “üzümün suyunu çıkarmak için yapmıştık dedenle...”

“Yıkılmış bir kısmı,” dedim fısıldayarak.

“Ben hatırlıyorum,” dedi annem ve anlatmaya başladı o yıkılış anını.

Sonraki günlerde çok düşünmedim üzüm oluğu hakkında. Oluktu işte, üzümün suyu üzerinden aktığı için öyle demişlerdi herhalde... Haftalar geçti üzerinden, belki de aylar. Ne üzüm oluğu aklımdaydı, ne de eskiden yaşadığım o anılar. Ta ki o gece gördüğüm rüyaya kadar... Üzüm oluğunda çuvalın içinde eziliyordum, sarı çizmelerle suyum çıktı, aktı ve bir deniz oldu. Üzüm oluğu da artık bir gemiydi sanki üzüm sularının üzerinde. Kirliydi su, bulanıktı rengi. İçimi kaplayan huzursuzlukla alıp gitmişti beni... Korkuyla uyandım. Hemen ardından ezanın içten sesiyle kalkıp namaza durdum. O rüyadan sonra üzüm gibi hissettim kendimi. Nedenini sürekli düşünüp durdum: “Neyim benziyordu benim işe yaramaz bir üzüme?”

Köye gidecekmişiz bu bayram, öyle söyledi babam. Bütün aile mutluydu, sanki içimizi kaplayan derin bir huzur vardı hepimizde. Hazırlandık ve o huzurla çıktık yola. Köye geldiğimizde neredeyse akşam olmuştu. Güneşin batışı, bizim ailemize doğuşumuz olmuştu. Duygulandı babaannem. “Bir sene oldu,” diyerek bir iki damla düştü o çizgili gözlerinden.

Akşam yemeğine oturduk. Biz yemeklerimizi yerken söze girdi dedem: “Ne de yorulmuşsunuz, üzüm oluğunda ezilmiş gibisiniz.”

Annemle babam tebessüm ettiler. Babaannem şaşkınlıkla girdi söze: “Ne de tuhaf sözler buluyorsun. Daha önce hiç söylenmemiş sözleri, hep söyleniyormuş gibi söylerken şaşkınlıkla izliyorum seni...”

 Kıpkırmızı olmuştum. Nereden anlamıştı dedem, benim üzüm oluğunda ezildiğimi? O gün yine bir üzüm olmuştum, dedemin benzetmesi üzerine tekrardan oluğa düşüp yoğrulmuştum... Bütün gece karıştı kafam. Yine soruyordum kendime nasıl benzerdim bir üzüme? Bayram bu sorularla geçti. Dedem ise hiç bahsetmedi o sözden, sanki bana dememiş gibiydi. Belki sözü bile unutmuştu ama ya benim bilip duymamı isteyen bütün her şeyi gören ise? O zaman neydi öğrenmem gereken, beni düşünceleriyle ezen...

Bayramdan sonra annem ve babam izinlerini kullanıp biraz daha kalmak istediler. Biz de isteyince uzadı tatilimiz. Üzüm telaşı başlamıştı o sırada. Bizim kararımızdan hemen sonraki gün üzüm toplamaya başladık ailece. Dedem herkese hatırlatırdı: “Bütün üzümleri alın, olmamışları oldururuz. Pekmezimiz, şıramız çok olsun...” Büyük bağlarımız yoktu. On yaşındaki kardeşimi sayarsak tam yedi kişi oluyorduk. Öyle olunca iki günde toplama işi bitmişti. Ben de bu sırada düşünüyordum hep. Bazen ailemin dediklerini anlamıyor, bazen ise yaptıkları şakaları çok sonra fark ediyordum. Annem hariç herkes gülüp geçiyordu bu hallerime benim güzel yürekli annem ise üzgünüm sanıyordu beni Oysa sadece meraklıydı biricik oğlu.

Toplama bittikten sonra suyunu çıkarmaya geçtik üzümlerin. İşte o gün gördüm onu...

Önce taşıdık bütün üzümleri, sonra attık o taş yapıya. Giydi herkes sarı çizmesini ve ezilmeye başladı üzümler parça parça... O ana kadar unutmuştum aklımda kalan o minik anımı. Onu görünce tekrar yaşamaya başladım o zamanı... Alıç ağacı, tepecik ve o üzüm oluğu... Çalışmanın ve merakın verdiği yorgunlukla yapamadım hiçbir şey, sadece yaşananları izledim kambur tepecikte... Doldurdular üzümleri bir keseye ve başladılar ezmeye. Suyu çıktı üzümün, suyunu bir yere posasını da başka bir yere koydular. Sanki bana yapılıyor gibiydi bu zulüm, sanki benim çıkıyordu suyum.

O an anladım üzümü, insanı ve benzer yanlarını. “Hepsini alın,” demişti dedem, “olmamışları kalsın,” dememişti. Ama olgunlar, güneşin eziyetiyle ezilmişti. “Haksızlık,” dedim içimden. Sonra da düşündüm. Ne de çok benziyordu insana hayat güneşi ve dünya bağı... Bazılarını olgunlaştırmıştı eziyetiyle hayat güneşi, diğerleri ise dünya bağını alıp korunmuştu hayat güneşinden. Sonra hepsi toplanmıştı dünya bağından. Şimdi eziliyorlardı kabir oluğunda ve suları çıkıyordu ayaklar altında. Bazılarının suyu temizdi, hoştu, şıra gibi. Bazılarının suları şarap gibiydi, kokmuştu o sular. Bu eziliş onları asıl yerine götürmüştü. Şimdi anlıyorum, üzüm oluğu akan suya hizmet eden bir yapı değildi. Oluk olmaktan gelmişti belli; olduruyordu ya da öldürüyordu üzümleri. Şimdi anlıyorum, üzümleri, insanlara ne çok benzediklerini...

Topraktan yapılmış bir yer; iki kenarı uzun, iki kenarı kısa, mükemmel bir dikdörtgen. Hemen üzerinde kırmızı gül fidanı, kanın kırmızısından almış gibi rengini. Onun altında bir tümsek, küçük bir dağ gibi; ya da altında yatanların hatırına omzunu kamburlaştırmış asil bir toprak parçası gibi... Tam içindeyim o toprak parçasının, hatırlıyorum: Bir yanda ağlayan, diğer yanda toprak atan siyah giyinmiş insanlar. İşte onların tam arasında da ben, yirmi yaşındayım hatırlıyorum. Yapının ucunda duran insanların gidişlerini  görüyorum. Sanki ruhları benim gibi ölmenin korkusunu taşıyor, hissediyorum. Sonra bir ses geliyor, oraya bakıyorum ve başlıyor asıl sorular ben yine düşünüyorum... 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Fincandaki Tarih: Çay ve Kahvenin Keşif Serüveni

Sıcak, buğulu bir fincan kahvenin uyandırıcı kokusu ya da demli bir çayın iç ısıtan huzuru… Bu iki içecek, modern yaşamımızın adeta bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak onların hayatımıza girişi,

 
 
 
Bilge Kral: Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925 yılında Bosna-Hersek’teki Bosanski Şamats şehrinde dünyaya gelmiştir. Ticaretle uğraşan babası Mustafa, çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak amacıyla Saraybosna’ya t

 
 
 
Darü'l Mülk Sergi Sarayı

Darü-l mülk kelimesini geçmişten beri konaklanılan, kıymetli, önemli, değerli toprak  ismiyle tanımlıyabiliriz. Aynı zamanda devlet merkezi olarakta adlandırılabilir. Sözlükte  güç yetirmek, hakimiyet

 
 
 

Yorumlar


bottom of page