;
top of page

Teknoloji Görünmeyen Buzdağının Ardında Bizi Sömürgeleştirir Mi?

    Özet 

   İnsanlık tarihi boyunca teknoloji, yaşam biçimlerimizi kökten değiştiren en önemli unsurlardan biri olmuştur. İlkel araçlardan tarım devrimine, sanayi çağından dijital devrime kadar her dönemde teknoloji, insanın doğayla ve toplumla ilişkisini yeniden şekillendirmiştir. Özellikle tarımın keşfi, avcı-toplayıcı yaşam tarzını sona erdirerek insanları yerleşik hayata geçmeye zorlamış ve toplumsal yapının temellerini değiştirmiştir. Ancak bu dönüşüm gerçekten insanlık için daha iyi bir geleceğin başlangıcı mıydı, yoksa beraberinde yeni sorunları mı getirdi? Geçmişten günümüze teknolojinin değişimini değerlendirerek, bu sorulara yanıt arayacağız. 

 

1.Giriş 

   Teknoloji, insanlığın özgürlükten yoksun kalmasını büyük ölçüde rasyonelleştirmekte ve bireyin yaşamını bağımsızca şekillendirme olanağının teknik açıdan imkânsızlığını gözler önüne sermektedir. Bu özgürlük kaybı, irrasyonel ya da doğrudan politik nedenlerden ziyade, hayatı konforlu hale getiren ve iş verimliliğini artıran teknik sistemlerin egemenliği altında şekillenmektedir. Teknolojik akılcılık iktidarın meşruiyetini sorgulamak yerine onu pekiştirirken, araçsallaştırılmış akıl, rasyonel temellere dayanan bütüncül bir topluma zemin hazırlamaktadır ​ (Habermas, 1993).

   Sanayi Devrimi ile makinelerin devreye girmesi, üretim süreçlerini hızlandırdı ve kentleşmeyi artırdı. 20. ve 21. yüzyılda ise teknoloji artık sadece bir araç olmanın ötesine geçerek insan yaşamını şekillendiren bir güç hâline geldi. Günümüzde yapay zekâ, sosyal medya ve dijitalleşme, insanların nasıl düşündüğünü ve davrandığını doğrudan etkileyen unsurlar olarak öne çıkıyor. Günümüzde teknolojiyi bizler geliştirmekte ve yönlendirmekteyiz ama bu demek değil ki ilerleyen zamanlarda teknolojinin bizi yönlendirip birer kukla haline getirmeyeceği halen kesin değildir. 

 

Sabanın Teknolojik ve Sosyo-Kültürel Dönüşümü  

    İnsanlık tarihinin erken dönemlerinde, hayatta kalma temelinde şekillenen yaşam biçimleri, avcılık, toplayıcılık ve tarım gibi etkinliklerle destekleniyordu. Tarım devrimiyle birlikte yerleşik yaşama geçilmiş, üretim artmış ve toplumsal yapılar daha karmaşık hâle gelmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin ve doğayla kurulan ilişkinin yeniden tanımlandığı bir süreci de beraberinde getirmiştir (Postman, 2006).

   Bu süreçte saban, en temel tarım aletlerinden biri olarak dikkat çeker. İlk sabanlar, basit yapılarıyla toprağı işleyerek üretkenliği artırırken, aynı zamanda tarıma dayalı toplumların kültürel ve ekonomik örgütlenmelerini de biçimlendirmiştir. Roma’dan Orta Çağ Avrupa’sına uzanan tarihsel gelişimde saban, yalnızca teknik bir araç değil, aynı zamanda üretim ilişkilerinin ve toplumsal yapının dönüşümünü simgeleyen bir unsur olmuştur (Postman, 2006).

  Teknolojik aletlerin toplumlarla kurduğu ilişki, her zaman uyumlu olmamıştır. Aletlerin kabulü, çoğu zaman dini ve felsefi yaklaşımlara bağlı olarak şekillenmiştir. Nitekim Orta Çağ'da teknolojik yenilikler, Tanrı’nın düzenine müdahale olarak görülebilmiş; Leonardo da Vinci’nin denizaltı tasarımını etik kaygılarla saklaması, bu yaklaşımın somut bir örneğidir (Postman, 2006).


Teknolojinin Silahlaşma Süreci 

   Teknolojinin toplum üzerindeki etkileri her zaman doğrudan gözlemlenemez ve çoğu zaman öngörülemezdir. Bu etkiler sadece ekonomik veya teknik değil, aynı zamanda ideolojik ve teolojik yapıları da dönüştürebilir. Örneğin, 8. yüzyılda Franklar’ın savaşta üzengi kullanımı, süvari savaşlarını mümkün kılarak şövalye sınıfının doğuşunu ve feodal düzenin şekillenmesini sağladı. Benzer şekilde, 14. yüzyılda mekanik saat dini amaçlarla icat edilse de zamanla ticaret ve kapitalist zaman anlayışının temel aracı haline geldi. Bu örnekler, teknolojinin sadece işlevsel değil, toplumsal yapıları da değiştiren derin etkilerini gösterir (Postman, 2006, s. 23-29) .

   Bir teknolojik aletin gelişimi, yalnızca teknik ilerleme değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal dönüşümleri de beraberinde getirir. Başlangıçta sivil amaçlı geliştirilen birçok teknoloji, zamanla askeri ya da farklı sosyal alanlarda yeni anlamlar kazanabilir. Orta Çağ’da teknoloji ve inanç iç içeydi; insanlar evrenin düzenini kutsal anlatılarla anlamlandırırdı. Postman’a göre, Galileo’nun bilimsel yaklaşımları, geleneksel teolojik dünya görüşünü sarsarak bilim ve teknolojinin dini yapılarla çatışma içine girmesinin önünü açmıştır. Bu dönüşüm, özellikle Aydınlanma dönemiyle birlikte daha da belirginleşmiş; ilerleme fikri merkezî bir değer haline gelmiştir. Artık insanın doğayı ve kendi varoluşunu anlaması için kutsal metinlere ya da teolojik yapılara başvurmasına gerek olmadığı düşüncesi yaygınlık kazanmıştır. Bilim ve teknoloji, akıl ve gözleme dayalı yöntemlerle cehaleti, hurafeleri ve acıyı ortadan kaldırabilecek en güvenilir araçlar olarak yüceltilmiştir (Postman, 2006, s. 74-75) .

   Teknoloji, bilgi üretme biçimimizi de değiştirdi. Fotoğraf ve telgrafla başlayan görsel iletişim devrimi, bilgiyi hızla ve bağlamdan kopuk biçimde yaymaya başladı. Modern birey, Postman’ın dediği gibi “büyücünün çırağı” gibidir; bilgi yığınları içinde yönünü kaybetmiştir (Postman, 2006, s. 82-85).

 

Teknoloji ve Tıp  

   Teknolojinin tıptaki etkisi genellikle olumlu görülse de bazı olumsuz sonuçlar da beraberinde gelmektedir. Özellikle teknolojinin hastadan çok hastalığa odaklanması, başarılı görülen operasyonların bile hastanın ölümüne yol açabilmesi gibi riskler doğurabilir. Ayrıca, doktorların kararlarını makinelerin verilerine göre vermesi, hasta-doktor ilişkisini zayıflatabilir.

   Lazerle katarakt tedavisi veya minimal invaziv cerrahi gibi yenilikler faydalı olsa da sezaryen doğum örneğinde görüldüğü gibi, bazı teknolojik müdahaleler gereksiz riskler oluşturabilir. Günümüzde doktorların tüm teknolojik imkânları kullanma eğilimi, bazen gereksiz ameliyatlar ve hatalı ilaç uygulamaları gibi tıbbi hatalara yol açmaktadır. Hatta ABD’de yapılan araştırmalar, doktorların greve gittiği dönemlerde ölüm oranlarının düştüğünü ortaya koymuştur.

   Teknoloji artık tıpta yalnızca bir araç değil, kararları yönlendiren bir güç hâline gelmiştir. Bu durum, tıbbın sadece teknolojiyle değil, insan faktörünü dikkate alarak ilerlemesi gerektiğini göstermektedir (Postman, 2006, s. 120-123).

Teknopoli’nin Tehlikeleri ve Direniş Savaşçıları 

    Teknopoli'nin tehlikelerinin farkına varıldıysa ve bu tehlikelere karşı bir direnç mevcutsa, Birleşik Devletler'in, kibrine ve teknolojiye duyduğu şehvete rağmen, Teknopoli'nin devam edeceğini ummak için bir neden vardır. Böylece prensibimizin "direniş savaşçısı" kısmına gelmiş bulunuyoruz.  

  Amerikan Teknopoli'sine karşı direnenler, sorulan soruların ve neden sorulduklarını bilmeden bir ankete ehemmiyet verenlerdir; verimliliğin, insani ilişkilerin aşkın amacı olduğunu reddedenlerdir; sayıların sihirli güçleri olduğu inancından kendilerini kurtarmış olanlar ve hesaplamanın insani yargının yerini alabileceğini ve kesinliğin, gerçeğin eş anlamlısı olduğunu kabul etmeyenlerdir; psikolojinin veya diğer "sosyal bilimlerin" sağduyunun dilinin ve ya düşüncesinin gücünü azaltmasına izin vermeyenlerdir; ilerleme fikrine karşı en azından şüphe duyan ve idrak etme ile formasyonu birbirine karıştıranlardır; eskinin ilgisiz olduğunu düşünmeyenlerdir; aileye sadakati ve aile onurunu ciddiye alanlardır; dine ait kıssaları ciddiye alan ve gerçeğe ulaştıran tek düşünce sisteminin bilim olduğuna inanmayanlardır; kutsal olan ile kutsal olmayan arasındaki farkı bilen ve modernite uğruna geleneği yok saymayanlardır; teknolojinin hünerlerini takdir eden fakat teknolojik marifetlerin insanlığın olası en yüksek biçimini temsil ettiğini düşünmeyenlerdir. 

  Direniş savaşçısı, teknolojinin, şeylerin doğal düzeninin bir parçası olarak kabul edilmemesi gerektiğini anlamalıdır. IQ testinden otomobile, televizyondan bilgisayara her bir teknolojinin belirli ekonomik ve politik bağlamların ürünü olduğunu idrak etmelidir. Her bir teknolojinin bir programa, bir gündeme ve hayatın değerini arttıran veya arttırmayan, incelemeye ve eleştiriye tabi tutulması gereken bir felsefeye sahip olduğunu anlamalıdır. Kısaca, teknoloji direniş savaşçısı, teknolojilerle arasında epistemolojik ve ruhsal açıdan bir mesafe bırakmakta ve böylece teknolojiler bir derece tuhaf görünmektedir ve hiçbir zaman kaçınılmaz ve doğal kabul edilmemektedir (Postman, 2006, s. 207-209). 


Sanat ve Bilim: İnsanlığın Yükselişi ve Eğitimdeki Rolü 

  Sanat ile bilimi birleştirmek, geçmişle bugünü anlamlandırmak açısından önemlidir. İnsanlığın yükselişi, yalnızlık ve düzensizliğin aşılmasıyla ilgili bir hikâyedir. Bu süreçte dinler, özellikle de Kitab-ı Mukaddes’in yaratılış anlatımı, sanatsal hayal gücü ile bilimsel sezgiyi birleştirerek önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, Big Bang teorisi bu dini anlatımlarla bazı ortaklıklar taşır.

  Eğitimde insanlığın yükselişini temel alan bir yaklaşım, öğrencilerin düşünsel gelişimini destekler. Mevcut müfredat her ne kadar eleştirilse de doğru yaklaşımla öğrencileri derinlemesine düşünmeye yöneltebilir. Her ders, bir fikir mücadelesi olarak görülmeli ve tarih boyunca insanları yükselten ya da düşüren fikirlerle bağlantı kurmalıdır. Bu bağlamda eğitim yalnızca bilgi değil, aynı zamanda insan aklının ve potansiyelinin bir kutlaması olmalıdır.

   Bilim insanı olmak yalnızca beyaz önlük giymekle değil, belirli düşünme biçimlerini benimsemekle mümkündür. Bilim, doğru ve anlaşılır bir dil kullanımına dayanır. İnsanlığın gelişimi de bu anlayışla şekillenir. Eğitimde, öğrencilerin teknoloji, sanat ve bilim yoluyla doğayla kurduğu ilişkiyi anlaması önemlidir. Örneğin, 13. yüzyılda gözlüklerin icadı ya da 12. yüzyıldaki genetik deneyler, insanın sınırlarını aşabileceğini göstermiştir. Bu tür örnekler, teknolojinin sadece pratik değil, aynı zamanda düşünsel ve ruhsal bir yönü olduğunu da ortaya koyar (Postman, 2006, s. 217-222).

 

İktidarın Teknolojik Meşrulaştırması

   Başlangıçta doğaya egemen olma amacıyla geliştirilen bilimsel yöntem, zamanla insanlar üzerindeki iktidarın araçlarına dönüşmüştür. Günümüzde iktidar, yalnızca teknolojiyi kullanmakla kalmamakta; doğrudan teknoloji aracılığıyla kendini kalıcılaştırmakta ve yaygınlaştırmaktadır. Bu süreç sadece teknik alanlarla sınırlı kalmayıp kültürel yapıları da etkileyerek geniş bir politik meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Habermas’ın ileri endüstri toplumuna dair değerlendirmeleri, “bilgi toplumu” ve “iletişim çağı” gibi kavramların yüzeysel kullanımını sorgularken, bilim ve teknolojinin toplumsal etkilerinin daha derinlemesine ele alınması gerektiğini vurgular (Habermas, 1993).

  Bu bağlamda teknoloji, bireylerin özgürlük kaybını rasyonelleştiren bir araç haline gelmiştir. Artık bireysel özerklik, teknik olarak olanaksız gibi sunulmakta; doğrudan baskı yerine, konfor ve verimlilik gerekçeleriyle birey teknik düzene gönüllü olarak boyun eğmektedir. Böylece teknolojik akılcılık, iktidarı meşrulaştırırken, araçsal akıl da toplumsal denetimi pekiştiren bir zemin yaratır.

  Bilim ve teknoloji yalnızca üretici güçleri değil, aynı zamanda toplumsal yapının dönüşüm potansiyelini de temsil eder. Ancak bu gelişme, mevcut iktidar ilişkilerini sürdüren bir rasyonellik biçimini de beraberinde getirir. Bu çelişkili yapı ne geleneksel anlayışlara dönüşle ne de bilimsel ilerlemenin “masum” görülmesiyle açıklanabilir. En temkinli yaklaşımla ifade edilirse, teknoloji sadece doğayı değil, insanı ve toplumsal düzeni de dönüştüren önsel bir yapı haline gelmiştir. İnsan eliyle yaratılan teknolojik sistemler, ait oldukları toplumsal bağlamdan bağımsız değildir ve bu bağlama geri dönerek politik bir işlev üstlenir (Habermas, 1993, s. 36-40).

 

Sonuç 

   Bu çalışmada, bilim ve teknolojinin yalnızca ilerleme ve refah araçları olarak değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı şekillendiren ve iktidarın yeniden üretimine katkı sağlayan ideolojik aygıtlar olduğu ortaya konmuştur.

   Günümüzde teknoloji, yaşamı kolaylaştıran araçlar sunarken, aynı zamanda bireyleri denetim altına almanın, davranışları yönlendirmenin ve özgürlük alanlarını daraltmanın bir yolu hâline gelmiştir. Bilimsel bilginin nesnel doğasına duyulan güven, yer yer sorgulanmadan kabul edilen teknik çözümlere dönüşmekte ve bu durum bireylerin eleştirel düşünme becerilerini zayıflatmaktadır. 

  Teknolojinin araçsal rasyonalitesi, toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştıran, bireysel özerkliği ikinci plana iten ve demokratik katılımı sınırlayan bir düzlemde işlemektedir. Bu sebeple, bilim ve teknolojiye karşı eleştirel bir bakış geliştirmek yalnızca akademik bir gereklilik değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Eğitim sisteminde yer alacak tarihsel ve felsefi temelli bilim dersleri, bireylerin teknolojinin yönünü ve etkilerini anlayarak daha bilinçli yurttaşlar olmalarına katkı sağlayacaktır. Bilimsel düşüncenin yalnızca doğruları üretmekle kalmayıp, yanlışları sorgulama cesaretiyle şekillendiği unutulmamalıdır.

Son Yazılar

Hepsini Gör
Üzüm Olduğu

Betondan yapılmış bir taş yapı; iki kenarı uzun, iki kenarı kısa, mükemmel bir dikdörtgen. Hemen önünde kırmızı bir alıç ağacı. Öyle bir kırmızı ki, sanki rengini kanın kırmızısından almış gibi. Onun

 
 
 
Fincandaki Tarih: Çay ve Kahvenin Keşif Serüveni

Sıcak, buğulu bir fincan kahvenin uyandırıcı kokusu ya da demli bir çayın iç ısıtan huzuru… Bu iki içecek, modern yaşamımızın adeta bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak onların hayatımıza girişi,

 
 
 
Bilge Kral: Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925 yılında Bosna-Hersek’teki Bosanski Şamats şehrinde dünyaya gelmiştir. Ticaretle uğraşan babası Mustafa, çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak amacıyla Saraybosna’ya t

 
 
 

Yorumlar


bottom of page