O ve Ben
- Elif Kübra Eser
- 20 Tem
- 3 dakikada okunur
Bir Çile ve Dönüşüm Mimarisi: Necip Fazıl Kısakürek ve "O ve Ben"
Necip Fazıl Kısakürek’i ilk kez okuyacaklar için en ideal başlangıç noktası hiç şüphesiz "O ve Ben" eseridir. Çünkü şairin şiirlerindeki keskin ruhsal kırılmaları ve fikir dünyasındaki devasa başkalaşmayı kavrayabilmek, ancak onun iç dünyasına ve otobiyografik izlerine derinlemesine nüfuz etmekle mümkündür. Esasen başkalarının hayatını okumanın en asil ve faydalı yönü, o yaşanmışlıklardan bir ibret alabilmektir. Sonradan gelen nesil, önceden geçip gitmiş olanların bıraktığı tecrübe mirasından ve sunduğu avantajlardan beslenmelidir. Peki, her insanın hayatı aynı derecede mühim midir? Evet, belki; fakat her hayat başkaları tarafından doğrudan deneyimlenebilir değildir. İşte bu sebeple, büyük isimlerin ve hakikat yolcularının izinden gitmiş şahsiyetlerin kendi ağzından anlattığı menkıbelere ve çilelere öncelik vermek, şu kısa ömrün bereketlenmesi adına paha biçilemez bir iştir.
Necip Fazıl, bu sarsıcı otobiyografik eserini iki ana eksene ayırır: “Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra”. Eserin birinci bölümünde, doğumundan 30 yaşına kadarki fırtınalı hayat hikâyesini kaleme alır. Burada doğduğu konak, çocukluktaki yetiştirilme tarzı, şairlik ve yazarlığa doğru attığı ilk sancılı adımlar, dehası ve kişiliğini oluşturan o belirleyici, keskin hatlar okuyucuyla paylaşılır. İlk dönemlerinde Necip Fazıl; zekâsıyla tüm aile efradında öne çıkan, dedesinin kanatları altında büyüyen, annesine derin bir tutkuyla bağlı, ancak haşarılıklar, haylazlıklar ve hastalıklarla boğuşan bir çocuktur. Varlık içinde büyümesine ve müthiş bir hafızaya sahip olmasına rağmen, eğitim hayatı oradan oraya savrulan aksaklıklarla doludur. Kişilik itibarıyla oldukça vehimli, korkularının esiri olan, hayatta ne istediğini tam olarak kestiremeyen, sürekli bir huzur arayışı içinde kıvranan melankolik bir ruh hâline sahiptir. Bu yüzden onun ilk dönem şiirlerinde hep metafizik arayışlar, derin yalnızlıklar, korkular, koyu vehimler ve karanlık, boş kaldırımlarda yürüyen amaçsız bir adam silüeti görürüz. Ta ki hayatının nehir yatağını tamamen değiştirecek o mukaddes rehberle tanışana kadar...
Kitabın ikinci bölümü olan “Tanıdıktan Sonra”, şairin Şeyh Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasıyla başlar. Bu talihli tanışma; Necip Fazıl’ın hayat akışını, düşünce atlasını, şiirini ve sanatını kökten ve tamamen değiştirir. O, Arvasi’yi kendisini irşad etmek üzere gönderilmiş büyük bir veli olarak tanıtır. Şeyhine o kadar büyük bir aşk ve teslimiyetle bağlıdır ki satırları okurken bu sarsıcı muhabbete hayran olmamak elde değildir. Bu milattan sonra şair, dehasını ve sanatını tamamen İslam’ın emrine verir. Baştaki varoluşsal bunalımlar içinde kıvranan o karanlık adam gider; yerine aradığını bulmanın huzuruyla şiirlerini Allah aşkına adamış sarsılmaz bir aksiyon adamı gelir. Necip Fazıl'ın hayat sahnesinde kimler yoktur ki? Hasan Âli Yücel, Peyami Safa, Nâzım Hikmet Ran, Fahri Korutürk, Abidin Dino ve daha nicesi... Özellikle eserin ilk bölümünde bu isimler kendilerine yer bulurlar; fakat Kısakürek için o kapıya vardıktan sonra ne bu isimlerin ne de bir başkasının "O"nun yanında hiçbir ehemmiyeti kalmamıştır. Evet, buna ailesi ve hatta kendi nefsî varlığı bile dâhildir.
Necip Fazıl, bu irşad ve dava yolunda saadete hemen öyle kolayca, zahmetsizce erişememiştir. Onlarca kez nefsine yenik düşüp şeyhinin kapısından uzaklaşmış, tekrar dönmüştür. Türlü imtihanlar yaşamış, ağır çileler çekmiştir. Fikirleri ve kalemi yüzünden onlarca kez hapishanelere girip çıkmıştır. Düşüncelerini aksiyona dökebilmek ve Anadolu insanına aktarabilmek için kurduğu "Büyük Doğu" dergisi uğrunda büyük savaşlar vermiş, dergisi defalarca kapatılmıştır. Fakat o, nihayetinde bu yolda çektiği onca çileye rağmen gerçek iç huzura ve teslimiyete ermeyi başarmıştır.
Bugün Necip Fazıl üzerine çokça yazılan ve konuşulan bir isimdir. Kimileri için "Şairlerin Sultanı", İslam mütefekkiri, çilekeş bir âlim; kimileri içinse sert eleştirilerin hedefindeki hırçın bir figürdür. Aslında meşhur olmuş hemen her insanda görülebilecek bu mübalağalı yaklaşımlar şaşılacak bir durum değildir. Hele ki bu kimse, yurt genelinde belde belde gezerek konferanslarıyla milyonlara seslenmiş kuvvetli bir hatip olunca bu dalgalanmalar kaçınılmazdır. Fakat Kısakürek’in en şaşırtıcı yanı, kendi günahlarını, zaaflarını ve kumar marazını en küçük hücresine değin utanarak, daima günahı günah bilerek açıkça itiraf etmesidir. Kendisine verilen övgü dolu, süslü sözleri birer “teneke levha” olarak görür ve nefsinin tüm lekelerini gizlemeden okuyucusunun önüne serer.
Arvasi Hazretleri’nin ona hitaben, “Keşke bu kadar zeki olmasaydın...” deyişi bundandır. Necip Fazıl, kendisine verilmiş devasa zekâ ve hassasiyet nimetinin ağırlığı altında ömrü boyunca ezilmiş, kemikleri erircesine iç muhasebe çilesi çekmiştir.
O kapıda nefsi öyle incelir ki mahpus damında yatarken bile kendini canilerden, zalimlerden daha aşağıda görecek bir hiçe erişir. Kalbinin asla kırılmaması, kırılan kalpleri ise kendi elleriyle onarması gerektiğini kendine defaatle telkin eder. Nerede dünyaya bir mesele uğruna büyük bir kibirle gönderildiğini düşünen o eski Necip, nerede kendini acziyet çöplüğünde niteleyen derviş Necip... Aslında ikisi de birdir: Hayatı boyunca ince düşüncenin, üst fikrin ve derin muhasebenin çilesini çeken o ebedî çocuk... O da bu dünyadaydı, biz de bu dünyadayız. Meselemiz, şu dünyada bulunduğumuz müddetçe meselemizin hakikat nazarındaki kıymetini gözetmek ve her şeyden evvel kendi acziyetimizi peşinen kabul etmektir. "O ve Ben", bizlere bu dikey ve sarsıcı yolculuğu birinci ağızdan anlatan bir şahlanış kitabıdır. Şairin şiirlerindeki derinliği yakalamak ve insan denilen muammayı anlamak isteyen her okurun bu başucu eserini ehemmiyetle okuması elzemdir.
Elif Kübra ESER
Yorumlar