O İnce Çizgi
- Melike Saliha Akbak
- 20 Tem
- 2 dakikada okunur
İnsan, doğası gereği her şeyi erken öğrenen bir canlı. Hayatın toz pembe olmadığını, bir yerlerde haksızlıkların döndüğünü, vedaların zamansız gelebileceğini ve o çok güvendiğimiz düzenin bir gecede altüst olabileceğini daha çocukken televizyon ekranlarından, yetişkinlerin fısıltılarından ya da okuduğumuz kitapların satır aralarından öğreniriz."Hayat acımasızdır,"deriz henüz ilk darbeyi almadan önce. Biliriz. Bildiğimizi sanırız.
Oysa bilmek, kıyıda durup fırtınalı bir denizi seyretmeye benzer. Suyun soğukluğunu tahmin edebilir, dalgaların boyunu ölçebilir, rüzgârın sesinden ürkebilirsiniz. Ama ne zaman ki o dalga size çarpar, ne zaman ki o soğuk su teninize değer; işte o an bilmenin konforlu alanı yıkılır ve"yaşamak"denilen o amansız gerçek başlar.
Hayatın getirdiği acımasızlıklarla ilk gerçek temas, insanın içindeki o saf coğrafyanın ilk kez sarsılmasıdır. Kitaplarda okuduğumuz o büyük ihanetler, haksızlıklar ya da kayıplar kapımızı çaldığında, heybemizdeki bütün o felsefi cümleler bir anda anlamını yitirir. İnsan o an fark eder: Acıyı ezbere bilmek, acıyı göğüste taşımaya yetmiyormuş.
Çünkü yaşamak; Bildiğin doğruların, hayatın pratikleri karşısında esnemek zorunda kalmasıdır."Ben asla yapmam"dediğin şeylerin tam ortasında kendini bulmandır. Dünyanın adaletsiz olduğunu bilirken, o adaletsizliğin bizzat senin kalbini kırmasıdır.
İşte bu yüzden bilmek hafif bir yüktür, insanı sadece düşündürür. Ama yaşamak ağırdır; insanı değiştirir, dönüştürür ve bazen hiç istemediği birine evrilmesine yol açar.
Peki, madem bu iki kavram arasında bu kadar derin bir uçurum var, o zaman yaşamanın getirdiği bu yorgunlukla nasıl baş edeceğiz?
Cevap yine hayatın o çok doğal, sıradan akışında gizli. Hayat acımasız olduğu kadar, tuhaf bir şekilde cömerttir de. Bize en büyük darbeyi vurduğu anın hemen ertesinde, bir sokak kedisinin mırıltısında, sabah içilen o sıcak çayın kokusunda ya da yolda yürürken yüzümüze çarpan o serin rüzgârda bize nefes alacak alanlar bırakır.
"İnsan, kırıldığı yerden büyürmüş."
Yaşamak, sadece acımasızlıklarla tanışmak değil; o acımasızlıkların açtığı yaraları, yine hayatın içinden bulduğun küçük, samimi dikişlerle kapatmayı öğrenmektir. Teoride her şeyi göze alan insan, pratikte tökezlese de düştüğü yerden kalkmayı da yine yaşayarak öğrenir.
Eğer sadece bilmekle yetinseydik, canımızın yanacağını öngördüğümüz hiçbir yola çıkmaz, hiçbir insanı sevmez, hiçbir hayalin peşinden koşmazdık. Oysa canımızın yanacağını bile bile o denize atlıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hayatı sadece izlemek bizi korur ama bizi biz yapmaz.
Hayatın tüm acımasızlıklarına, bilmekle yaşamak arasındaki o can yakan mesafeye rağmen; hissetmek, düşmek, kalkmak ve en nihayetinde yaşadım diyebilmek, bu dünyadaki en insani, en güzel direniştir. Yolumuz ne kadar engebeli olursa olsun, adımlarımızdaki o doğal samimiyeti kaybetmemek dileğiyle...
Melike Saliha Akbak
Yorumlar