;
top of page

Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel

Kitap Değerlendirmesi

Cengiz Aytmatov’un 1980 yılında kaleme aldığı “Kılım Karıtar Bir Kün (Gün Uzar Yüzyıl Olur / Gün Olur Asra Bedel)” adlı romanı, Sovyet dönemindeki Orta Asya bozkırlarında geçen; gelenek, hafıza, modernleşme ve insanlık temalarını bir arada işleyen önemli bir eserdir. Tek bir dönemle sınırlı kalmayarak doğrusal olmayan bir zaman kurgusuyla üç farklı ana dönemi iç içe işler. Roman, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş Dönemi’ni (1950-1980) esas almıştır.

Romanın merkezinde Yedigey adlı demiryolu işçisi bulunur. Boranlı istasyonunda çalıştığı için Boranlı Yedigey adıyla anılır. Romanın ana mekânı olan Boranlı İstasyonu, sadece sekiz evin bulunduğu, trenlerin durmaksızın geçtiği ancak nadiren yolcu bıraktığı, medeniyetin kıyısında kalmış bir yerdir. Yedigey ise Kazak bozkırındaki Boranlı istasyonunda yaşayan sade fakat derin düşünceli bir insandır. Karanar adındaki devesi de yenilmez gücüyle ve güzelliğiyle bölgede ün salmış, Yedigey’in iğdiş etmeye kıyamadığı erkek bir devedir.

Hikâye, Yedigey’in yakın arkadaşı Kazangap’ın ölümüyle başlar. Kazangap, boş yere konuşmayan, herkese köklerini hatırlatan bilge bir kişidir. Yedigey, böyle bir dostunun vasiyetini yerine getirmek için onu, atalarının mezarlığı olan Ana-Beyit Mezarlığı’na gömmek ister. Ancak bu yolculuk yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, geçmişe, kültüre ve insan hafızasına yapılan sembolik bir yolculuktur.


Roman boyunca bozkır yaşamı ayrıntılı biçimde anlatılır. Sarı-Özek bozkırları, hem doğanın sertliğini hem de insanların yalnızlığını temsil eder. Burada yaşamak isteyen herkes bir işe sıkıca sarılmak zorundadır; yoksa yitip gider. Yedigey ve çevresindeki insanlar, Sovyet sisteminin baskıları altında geleneklerini korumaya çalışırlar. Demiryolu hattı ise modern dünyanın ilerleyişini ve değişimi simgeler. İnsanlar bir yandan teknolojik gelişmelerle karşılaşırken diğer yandan kendi kültürel kimliklerini kaybetme tehlikesi yaşarlar.


Romanın en önemli bölümlerinden biri “mankurt” efsanesidir. Bu bölümde Aytmatov, Sovyet rejiminin politikalarını eleştirir. Bu efsaneye göre düşmanlar, yani Juan-Juanlar, esir aldıkları kişilerin hafızasını yok ederek onları kimliksiz kölelere dönüştürürler. Bunun için esirin başına deve derisi geçirirler ve güneş altında bırakırlar. Saçları derilerinin dışına çıkamadığı için saç kökleri deri altına girer ve böylece o kişi bir beyin travması yaşar. Bunu yaşayanların çoğu ölür, çok az bir kısmı mankurtlaşır. Acı içinde kalan kişi sonunda geçmişini, ailesini ve kim olduğunu unutur. Böylelikle tamamen efendisinin emrine girer ve efendisinin emrinden çıkmaz. Mankurt olanlar, normal bir insandan daha değerli hâle gelir. Çünkü efendisine ihanet etmeyecek olan köle odur.

Efsanedeki Colaman adlı yakışıklı ve güçlü genç de düşmanlar tarafından kaçırılarak mankurt hâline getirilir. Onu aramaya çıkan ve özüne döndürmeye çalışan annesi Nayman Ana’yı bile tanımadığı için öldürür. O sırada Nayman Ana’nın başındaki yazma yere düşerken bir kuşa dönüşür ve “Adını hatırla, kökünü hatırla!” diye haykırır. Bu haykırış, romanın temel felsefesini oluşturur: Köklerini unutan toplumlar, efendilerine hizmet eden birer mankurta dönüşmeye mahkûmdur.

Bu hikâye romanda çok önemli bir semboldür. Aytmatov, burada insanların tarihlerini, kültürlerini ve kimliklerini unutmasının büyük bir felaket olduğunu anlatır. Trenler gelip gider ama bozkır olanca büyüklüğüyle yerindedir. Medeniyetler gelip geçer ama insan özünü hiçbir zaman unutmamalıdır. Yedigey’in Ana-Beyit Mezarlığı’na ulaşma çabası da geçmişle bağ kurma isteğini temsil eder. Ancak mezarlığın çevresinin devlet tarafından kapatılması, insanların geçmişlerinden koparılmasını simgeler. Sovyet düzeni, geleneksel değerlerin yerine katı ve resmî bir düzen getirmiştir. Bu durum Yedigey’i derinden etkiler. Çünkü o, insanın ancak geçmişini ve köklerini koruyarak gerçek anlamda yaşayabileceğine inanır.


Cenaze alayında yer alan Kazangap’ın oğlu Sabitcan, efsanedeki mankurtun modern bir versiyonudur. Şehirde, babasının binbir emeğiyle okuyup büyük adam olsun diye eğitim gören; bu eğitim sonucu zamanla sistemin içinde eriyen ve babasının cenaze törenini “boş bir zaman kaybı” olarak görecek kadar köklerini yitiren bir figürdür. Sabitcan, teknolojiye ve devlet otoritesine körü körüne inanırken kendi kültürel değerlerinden nefret eder hâle gelmiştir. Yedigey’in gözünde Sabitcan, kafasına deve derisi geçirilmiş o eski köleden farksızdır; çünkü o da ruhunu ve geçmişini kaybetmiştir.

Yedigey’in anılarında önemli bir yer tutan öğretmen Abutalip Kutlubayev’in hikâyesi, Sovyet rejiminin baskıcı ve yok edici gücünü temsil eder. İkinci Dünya Savaşı’nda esir düştüğü için “vatan haini” damgası yiyen Abutalip, ailesiyle birlikte Boranlı’ya sürülür. Burada çocuklarına miras kalsın diye bozkır efsanelerini ve anılarını kâğıda dökmeye başlar. Kendisi çocuklarını çok sevmektedir ve onlara bir şey öğretmek için eşi Zarife ile çırpınıp dururlar. Ancak yazmak, baskıcı bir rejimde en büyük suçtur. Abutalip, yazdığı defterler yüzünden tutuklanır ve sorgulanır. Onun trajedisi, modern bir mankurtlaştırma operasyonudur. Rejim, insanın sadece bedenini değil, zihnini ve çocuklarına bırakacağı kültürel mirası da kontrol etmek istemektedir.

Daha sonra Cengiz Aytmatov, hikâyeyi bir anda evrensel ve teknolojik bir boyuta taşır. Sarı-Özek bozkırının tam ortasında devasa bir uzay üssü inşa edilmiştir. ABD ve Sovyetler Birliği, ortak bir projeyle “Parite” istasyonunda uzay araştırmaları yürütmektedir. Uzaya gönderilen iki kozmonot, dünyadan çok daha gelişmiş ve barışçıl bir medeniyet olan Orman-Göğüslüler ile iletişim kurarlar. Orman-Göğü dünyadaki savaşların, adaletsizliklerin ve sınıfsal ayrımların ötesinde bir ütopya sunmaktadır. Öyle ki Orman-Göğüslüler, gezegenleri için çözülmesi gereken bir sorunu en önemli mesele olarak görürler. Orada herkes kendi gezegenlerinin refahını, hatta gezegenler arası bir medeniyetin refahını düşünür. Dünyadaki insanlar ise bu gezegenin insanlarından çok daha geridedirler. Çünkü dünyada bitmeyen bir hırs ve savaş vardır. İnsanlar kendileriyle uğraşmaktan dünya ötesi canlıların olabileceğine dair kafa yormamışlardır bile. Yoranlar da bir süre sonra pes ederek iç düzenleriyle ilgilenmeye başlamışlardır.

Ancak dünya liderleri, bu ileri medeniyetle kurulacak bir temasın kendi kurdukları baskıcı düzeni yıkmasından korkarlar. Sonuç olarak insanlığın bu büyük gelişim fırsatını reddederler ve “Kalkan” operasyonuyla dünyanın etrafını kozmik bir ağla örerek dış dünyadan tamamen izole ederler.

Romanda bireysel acılar da önemli bir yer tutar. Yedigey’in savaş yıllarında yaşadığı sıkıntılar, dostlukları ve yalnızlığı ayrıntılı biçimde işlenir. Karısı Ukubala ile ilişkisi ve ardından oğlunun ölümü, savaşın insanlar üzerindeki etkileri ve bozkırdaki zor yaşam koşulları romanın duygusal yönünü güçlendirir. Zarife’ye âşık olması sonucu duygusal olarak bocalaması ve onun gidişi ile bir günün bir asra benzemesi gibi acılar romanda önemli bir yer tutar. Kazangap ise dürüst ve çalışkan bir insan olarak anlatılır. Onun ölümü, eski kuşağın yavaş yavaş yok oluşunu temsil eder.

Kitabın son bölümlerinde Yedigey ve beraberindekiler, Kutsal Ana-Beyit Mezarlığı’na ulaştıklarında acı bir sürprizle karşılaşırlar. Kutsal mezarlık, uzay üssünün genişleme alanı içinde kalmış ve etrafı yüksek tellerle çevrilmiştir. Oraya ancak yönetimin izniyle girilmektedir. Genç bir asker onların içeri girmesine razı olsa da ondan daha yetkili olan, geçmişiyle bağlantısını kesmiş bir teğmen ölünün gömülmesine izin vermez. Yedigey için bu durum, geçmişin ve kutsallığın modern dünya tarafından hapsedilmesidir.

Yedigey geri adım atmaz. Dostunu mezarlığın hemen dışındaki bir tepeye, bozkırın bağrına gömer. O sırada uzay üssünden fırlatılan füzeler, dünyaya kalkan kurmak üzere gökyüzüne yükselir. Böylelikle dünya dış etkilerden “korunacaktır!”. Roman, Yedigey’in atalarının toprağını ve hafızasını koruma andıyla, karanlık ama onurlu bir finalle biter. Tabii bu eser burada bitmez. Romanı tamamlamak için “Cengiz Han’a Küsen Bulut”u okumak gerekir.


Kitabı okurken kendinizi adeta Sovyetler döneminde, Türkistan’da uçsuz bucaksız bir bozkırda yaşayan biri olarak görüyorsunuz. Aytmatov da sanırım bu kitapla amacına ulaşmıştı. Doğrunun tek olduğunu ve bunun da kişiye göre değiştiğini anlıyorsunuz bu kitapta. Kitabı kapattığınızda o rayların tıkırtısı kulağınızda, Sarı-Özek’in tozu ise ruhunuzda kalıyor. Dünya döndükçe o trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gidecektir; biz ise mankurtlaşmamak için hafızamıza ve vicdanımıza tutunmaya devam edeceğiz.


Güldane Savaşır

Son Yazılar

Hepsini Gör
GİRDÂB-I GAFLET

Dünya nereden geldiğini bilmeyen insanlarla dolu, Nereye gideceğini bilir mi unutan insan? Gideceği yer kendisine yakîn olduğu an Nedamet dilinde kelam. Unutmama sebep bütün maddeleri Kurtulmama karşı

 
 
 
Mukaddes Mücadele

Hayatın Neresindeyim? Ben bu hayatın neresindeyim? Kalu Bela ile Sûr'a arasında, Arafta kalmış biçare î, aciz... Ebedi olan bir âlemin, Sonlu yolunun evveliyatındayım. Kalıcı olmayan bir rafta okunmay

 
 
 
O ve Ben

Bir Çile ve Dönüşüm Mimarisi: Necip Fazıl Kısakürek ve "O ve Ben" Necip Fazıl Kısakürek’i ilk kez okuyacaklar için en ideal başlangıç noktası hiç şüphesiz "O ve Ben" eseridir. Çünkü şairin şiirlerinde

 
 
 

Yorumlar


bottom of page