Kent Göründüğü Kadar Masum Mu?
- Hatice Nisa Noyal
- 1 Şub
- 6 dakikada okunur
Özet
Kent, Kürşat Bumin’in de ifade ettiği gibi, yurttaşların özgürce fikirlerini beyan edebildikleri, tartışabildikleri ve herkesin eşit olduğu ortak bir yaşam alanı olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda kente dair “Kent kimin?” sorusu gündeme geldiğinde, yanıt yalnızca fiziki mekânlara değil; aynı zamanda bu mekânların nasıl yaşandığına, deneyimlendiğine ve dönüştürüldüğüne de yöneliktir.
Rousseau’nun da belirttiği gibi, yapı bizden bağımsız gibi görünse de aslında bizim yapıp ettiklerimizle şekillenir. Bu noktada “Yapılar bir kenti oluşturur ama bir siteyi inşa eden yurttaşlardır” düşüncesi, bireyin kente kattığı anlamı açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim bu düşünceyle paralel olarak, “Yapı bizim dışımızda olan ama bizim yapıp ettiklerimizdir” ifadesiyle ben de bireyin kentteki rolüne vurgu yapıyorum. Kent, bazılarına göre bir ortak yaşam alanı, bazılarına göre bir tüketim sahası, fırsatlar merkezi ya da eşitlik zemini olarak değerlendirilebilir. Kent gerçekten göründüğü kadar masum mu? (Bumin, 5.Baskı Kasım 2021)
1.Giriş
John Urry ve Kenti Turist Bakışı Olarak Görme
John Urry, kentleri sadece insanların yaşadığı mekânlar olarak değil, aynı zamanda görsel olarak tüketilen, deneyimlenen ve turistikleştirilen yerler olarak ele alır. Modern Toplumlarda kentler artık üretim kadar tüketim merkezleri haline gelmiştir. Bu tüketim sadece maddi değil; aynı zamanda görsel, kültürel ve simgesel bir tüketimdir.
Urry'nin "gösteri toplumu" kavramına yaklaşımı, kentlerin nasıl sergilendiğini ve turistlerin, kent sakinlerinin bu gösteriyi nasıl tükettiğini anlamamıza yardımcı olur. Özellikle tarihi yapılar, ikonik meydanlar, alışveriş merkezleri, kafeler, festivaller ve kültürel etkinlikler kentin birer tüketim nesnesi haline gelmesine yol açar. İnsanlar sadece o kentte yaşamakla kalmaz, o kenti görsel olarak izler, fotoğraflar, paylaşır ve deneyimler. Bu süreçte kent bir sahne hâline gelir; insanlar da bu sahnede hem oyuncu hem de izleyici olarak yer alır. Turizm, kültürel sermaye, moda, sanat ve medya gibi unsurlar, kentin kimliğini şekillendirir. Kentlerin simgesel özellikleri örneğin Paris'in Eyfel Kulesi, New York'un Times Meydanı, İstanbul'un Galata Kulesi adeta marka gibi tüketilir. Urry'nin "turistik bakış" dediği şey, insanların kente sadece gezmek için değil, görsellik ve deneyim odaklı bir şekilde yaklaşmalarıdır. Bu durum kentin planlamasını da etkiler. Belediyeler, yerel yönetimler kenti daha çok tüketilebilir ve pazarlanabilir kılmak için yatırımlar yapar. Tarihi yapılar restore edilir, kültürel etkinlikler teşvik edilir ve kentte görsel bir düzen kurulur. Amaç, insanları orada tutmak değil, oraya çekmek ve kente yatırım yapmalarını sağlamaktır. Kentlerin tüketilmesi aynı zamanda bir sosyal sınıf meselesi haline gelir. Çünkü bu tür kentsel deneyimlere erişim, ekonomik güce bağlıdır. Yoksul kesimler bu görsel, kültürel ve sosyal tüketimden dışlanabilir. Böylece kent içinde yeni eşitsizlikler doğar: tüketenler ve sadece izleyenler.
John Urry'ye göre modern kent, artık sadece yaşanan değil, gösterilen ve tüketilen bir mekândır. Bu tüketim hem fiziksel hem kültürel hem de semboliktir. Kent, bu anlamda postmodern toplumda bir ürün gibi pazarlanır ve deneyimlenir.
David Harvey ve Kentsel Mekânların Sınıfsal Ayrımı
David Harvey, kentsel mekânların sınıf temelli olarak biçimlendiğini savunan önemli bir Marksist düşünürdür. Ona göre kentler, kapitalist sistemin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Bu şekillenme sürecinde bazı gruplar zenginleşirken, bazı gruplar mülksüzleşir ve dışlanır. Bu nedenle kentler, aynı zamanda sosyal adaletsizliğin mekânları hâline gelir.
Harvey'e göre sosyal adalet, herkesin şehirde eşit şartlarda yaşayabilmesi, hizmetlere erişebilmesi ve kentsel karar süreçlerine katılabilmesidir. Kapitalist sistem bu eşitliği bozarak zengin ve yoksul arasındaki mekânsal ayrımı derinleştirir. Kentsel dönüşüm projeleri, prestijli konut alanları ve lüks yaşam siteleri hep sermaye sahiplerinin ihtiyaçlarına göre düzenlenir. İşte bu noktada "steril hayatlar" kavramı devreye girer. Steril hayatlar, şehir içinde dizayn edilebilen, temiz, güvenli ve homojen yaşam alanlarıdır. Bu alanlar genellikle orta ve üst sınıf için tasarlanır. Yoksulluk, karmaşa, gürültü, farklılık gibi öğelerden arındırılmış bu mekânlar, aslında sınıfsal ayrımın mekânsal göstergeleridir. David Harvey'e göre bu steril yaşam alanları, kentteki sosyal adaletsizliğin en görünür hâlidir. Çünkü bu tarz yerleşim bölgeleri, kent hakkını sadece belirli bir kesime tanır. Diğer yandan yoksul mahalleler ya göz ardı edilir ya da kentsel dönüşüm adı altında zorla dönüştürülerek dışlanır. Böylece "temiz" şehir anlayışı altında toplumun alt sınıfları kent yaşamının dışına itilir. Steril yaşam alanlarında yaşayanlar, sorunlardan uzaklaştırıldıkları için şehirdeki eşitsizlikleri görmezler; bu da sosyal adalet mücadelesinin önünü tıkar. Harvey'e göre bu durum, insanların kentle kurduğu bağın kopmasına neden olur ve şehir, birlikte yaşanan değil, ayrıştırılmış mekânların toplamı hâline gelir.
David Harvey'in sosyal adalet anlayışı, sadece barınma ya da gelir eşitliğiyle sınırlı değildir. O, herkesin şehri şekillendirme hakkına sahip olması gerektiğini savunur. Steril hayatlar bu hakkı sınırlayan, bireyleri birbirinden koparan bir kentsel düzendir. Harvey'e göre gerçek bir sosyal adalet, bu yapay ayrımların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Henri Lefebvre: Mekânın Toplumsal Üretimi ve Kent Hakkı
Henri Lefebvre, 20. yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden biridir ve özellikle mekânın toplumsal üretimi üzerine yaptığı çalışmalarla kent sosyolojisine büyük katkı sağlamıştır. Lefebvre'e göre kentler sadece yaşanılan yerler değil; sınıf mücadelelerinin, ideolojik çatışmaların ve sermayenin izlerinin açıkça görüldüğü toplumsal alanlardır. Bu nedenle onun düşüncesi, Karl Marx'ın sınıf temelli analizini kentsel mekâna uyarlayan bir nitelik taşır.
Lefebvre'in en bilinen katkılarından biri, "mekânın toplumsal üretimi" kavramıdır. Ona göre mekân, doğal bir varlık ya da sadece fiziksel bir ortam değildir; aksine ekonomik, siyasal ve ideolojik güçler tarafından üretilen, biçimlendirilen ve dönüştürülen bir yapıdır. Kapitalist sistem, mekânı da bir metaya dönüştürür. Kentteki arsalar, binalar, yollar, parklar; yani tüm mekânlar kâr amacıyla düzenlenir. Bu da mekânın kullanım değerini değil, değişim ve rant değerini ön plana çıkarır. Henri Lefebvre aynı zamanda "kent hakkı" kavramını ortaya atmıştır. Bu kavram, sadece barınma hakkı ya da hizmetlerden yararlanma hakkı değil, bireylerin kent yaşamını şekillendirme, müdahale etme ve dönüştürme hakkıdır. Ona göre kapitalist kentleşme, bu hakkı sadece sermaye sahiplerine tanır; yoksul ve işçi sınıfı ise kentsel dönüşüm, yüksek kira ve dışlanma yoluyla kentten uzaklaştırılır. Lefebvre bu durumu "mekânsal adaletsizlik" olarak tanımlar. Lefebvre'in düşüncelerinde ideoloji ve günlük yaşam da önemli yer tutar. Ona göre kapitalist sistem, sadece ekonomiyle değil, aynı zamanda gündelik hayatın içine sızarak, insanların yaşama biçimlerini ve düşünme kalıplarını da şekillendirir. Özellikle kent yaşamı, bireyleri tüketim kalıplarına yönlendirir ve onları pasif tüketicilere dönüştürür. Bu da aslında Marx'ın "yalancı bilinç" kavramının kentteki karşılığıdır.
Henri Lefebvre'in Marksist kent sosyolojisi, Marx'ın sınıf, üretim ve ideoloji anlayışını kentsel mekâna taşır. Ona göre kent, bir sömürü alanıdır ve bu sömürü mekân aracılığıyla gerçekleştirilir. Gerçek bir toplumsal dönüşüm için yalnızca ekonomik sistem değil, kentsel yapılar ve mekânsal ilişkiler de sorgulanmalı ve dönüştürülmelidir.
Köksal Alver ve Kentin Gündelik Hayat ve Kültürel Boyutları
Köksal Alver, Türkiye'de kent sosyolojisi alanında önemli çalışmalarıyla bilinen bir sosyologdur. Özellikle gündelik hayat, mekân, kültür ve şehir deneyimi üzerine yaptığı analizlerle öne çıkar. Alver'in kent anlayışı, sadece fiziki bir yerden ibaret olmayan, insanların sosyal ilişkiler kurduğu, anlamlar yüklediği, kültür inşa ettiği canlı bir mekân anlayışına dayanır.
Alver'e göre şehir, sadece yüksek binalardan, kalabalık caddelerden oluşmaz. Asıl şehir, insan ilişkilerinin, kültürün ve yaşam biçimlerinin kesişim noktasıdır. Bu bağlamda onun yaklaşımı hem sosyolojik hem kültürel bir derinliğe sahiptir. Kentleri anlamanın yolu, o kentte yaşayan insanların gündelik hayat pratiklerine bakmaktan geçer. Mahalle ilişkileri, komşuluk, mekânsal aidiyet gibi kavramlar Alver'in analizlerinde önemlidir. Bir diğer önemli vurgusu, yerellik ve hafıza üzerinedir. Köksal Alver'e göre şehirler, geçmişin izlerini taşır ve bu izler kültürel hafızayı oluşturur. Modern şehirleşme, bu hafızayı silme eğilimindedir. O yüzden Alver, "şehri korumak" derken sadece binaları değil, aynı zamanda maneviyatı, kültürü ve yerel değerleri de korumaktan bahseder. Ayrıca Alver, modernleşmenin şehir üzerindeki etkisini de eleştirir. Modern şehirlerde insanlar yalnızlaşmakta, ilişkiler yüzeyselleşmekte, mahalle kültürü çözülmektedir. Bu durumu "mekânın yabancılaşması" olarak tanımlar. İnsanlar yaşadıkları yerlere yabancı hale gelir, sadece tüketim için var olan kalabalık kitlelere dönüşür. Şehir, insani bağların güçlendiği, anlam üretiminin olduğu bir mekân olmalıdır.
Alver'in şehir sosyolojisinde "şehirli birey" de önemli bir figürdür. Şehirli olmak sadece bir yerde yaşamak değil; o kente ait hissetmek, onun kültürünü sahiplenmek, gündelik hayatın içinde aktif olarak yer almaktır.
Kent, çoğu zaman demokratik bir anlayışın bulunduğu, özgürlüğün ve eşitliğin yaşandığı bir yer olarak sunulur. Kent, göründüğü kadar masum olmayabilir; tıpkı kaleyi içten fetheden bir düşman gibi bireyleri yavaşça sömürgeleştirir. Cahit Koytak’ın On Yedinci Katta Hayat adlı şiirinden esinle geliştirdiğim yorumda, kent; insanları camdan yapılmış kulelere hapseden, dışarıdan ihtişamlı görünse de içeride özgürlüğü sınırlayan bir yapı olarak ele alınmıştır (Koytak, 2015).
Kent ve çocuk, masumiyetin en saf hâliyle yaşandığı iki alan olarak düşünülebilir. Çocuk ruhu özgürlüğe ihtiyaç duyar; koşmak, doğayla buluşmak, parklarda oyun oynamak, sosyalleşmek ve yeşillikler arasında nefes almak ister. Kent, bu doğal alanları betonla kaplamış, çocuklara özgürlüğün değil, gözetim ve sınırların mekânını sunmuştur. Tıpkı bir ev kuşu gibi, insanlar da demir parmaklıkların ardında tutunmaya çalışmaktadır.
Kent yaşamında birey kendini özgür zanneder: yemek yer, su içer, alışveriş yapar, dolaşır... Beden hayatta olduğu için yaşadığını hisseder. Yaşamın ne derece de ne kadar özgür olduğu, çoğu zaman fark edilmez. “Bedenin yaşayabiliyor diye ruhunu da özgür sanma”; çünkü o ruh, kelebeklerin bile uçamadığı yükseklikteki bir kulede sessizce hapsedilmiştir. Günümüzde kent yaşamı, komşuluk gibi değerleri yok etmiş, insanları yalnızlaştırmış, sosyalleşmeyi dahi bir külfet hâline getirmiştir. Bu bağlamda kent, insanların iç dünyalarını bir fabrikanın dumanı gibi karartmakta; temiz kalpleri kömürleştirmektedir. Oysa kent, gülüşmelerin, selamların, akort seslerinin yankılandığı bir sokak da olabilir. Bizler artık kente öylesine alıştık ki onun ritmini, sesini, dokusunu duyamaz hâle geldik.
Kent bize özgürlük vaadiyle yaklaşıyor gibi görünse de aslında çocuk kalplerimizi kilit altına aldığı, bizi görünmeyen duvarlarla çevrelediği gerçeğini göz ardı ediyoruz.
Sonuç
Kent hem masum olmayan hem de masum gibi görünen; bizim yapıp ettiklerimizle şekillenen ortak bir yaşam alanıdır. John Urry'nin “turistik bakış” kavramı, David Harvey’in sınıfsal ve steril yaşam alanları vurgusu, Henri Lefebvre’in mekânın toplumsal üretimi anlayışı ve Köksal Alver’in yerellik odaklı yaklaşımı, kentin çok katmanlı ve çok boyutlu bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyar. Kent, bireyi hem demir parmaklıklar arasına hapseder hem de bu parmaklıkları estetikleştirerek moda aracılığıyla gelir elde etmenin bir yoluna dönüştürür. Böylece kent, yalnızca içinde yaşadığımız bir mekân olmaktan çıkar; bireyi hem yabancılaştıran hem de özgürleştiren bir yapıya bürünür.
Kaynakça
Bumin, K. (5.Baskı Kasım 2021). Demokrasi Arayaşında Kent . İstanbul: Çizgi Kitapevi Yayınları.
Koytak, C. (2015, kasım 17). On Yedinci Katta Hayat. Serbestiyet: https://serbestiyet.com/yazarlar/on-yedinci-katta-hayat-33250/ adresinden alındı
Karaaslan, F. (2025). Kent Sosyolojisi dersi final dönemi ders notları [Yayınlanmamış ders notu]. Necmettin Erbakan Üniversitesi.
Yorumlar